“Ben kimim?”
İlk bakışta kolay bir soru gibi görünür.
Adını söylersin.
Mesleğini söylersin.
Yaşını söylersin.
Nerede doğduğunu, neler yaşadığını, neleri sevdiğini, nelerden korktuğunu anlatırsın.
Sonra bütün bunların toplamına:
“Ben.”
dersin.
Ama biraz dikkat ettiğinde garip bir problem ortaya çıkar.
Adın değişebilir.
Mesleğin değişebilir.
Bedenin değişiyor.
Düşüncelerin değişiyor.
İnançların değişiyor.
İlişkilerin değişiyor.
Hayattan beklentilerin değişiyor.
On yıl önce kendin hakkında söylediğin birçok şey bugün geçerli değil.
Ama bütün bu değişikliklerin içinden geçen bir süreklilik hissi var.
Çocukken de:
“Ben.”
diyordun.
Bugün de:
“Ben.”
diyorsun.
Peki değişen her şeyin arkasındaki bu “ben” tam olarak nedir?
İşte soru burada başlıyor.
Çünkü “Ben kimim?” sorusu sana yeni bir kişilik tanımı buldurmak için sorulmaz.
Tam tersine, bugüne kadar kendin sandığın şeylerin hangisinin gerçekten sen olduğunu araştırmak için sorulur.
Adın sen misin?
Doğduğunda adını bilmiyordun.
Sana bir isim verildi.
Bir süre sonra bu ses kalıbıyla özdeşleşmeye başladın.
İsmin söylendiğinde dönüyorsun.
O isimle ilgili başarıları sahipleniyorsun.
O isim eleştirildiğinde savunmaya geçiyorsun.
Ama isim senden önce yoktu.
Sana sonradan verildi.
O hâlde isim seni tanımlar ama sen olamaz.
Bir dosyanın adı dosyanın içeriği değildir.
İsim, dünyada seni işaret etmek için kullanılan etikettir.
İlk katman burada düşer.
Peki geriye ne kalır?
Bedenin sen misin?
Bu cevap daha güçlü görünür.
“Ben bu bedenim.”
Ama beden de sürekli değişiyor.
Çocukluk bedenin artık yok.
Hücrelerin değişti.
Yüzün değişti.
Ağırlığın değişti.
Sesin değişti.
Bedenin yaşlanıyor.
Fakat bütün bu değişimleri:
“Ben değiştim.”
diyerek fark ediyorsun.
Burada çok ince bir ayrım vardır.
Bedeninde bir ağrı olduğunda:
“Kolum ağrıyor.”
dersin.
“Ben ağrıyorum.”
değil.
Elini kaybetsen “sen” tamamen ortadan kalkmazsın.
Beden sana aittir.
Ama sana ait olan şey ile sen aynı şey olmak zorunda değildir.
Bu, bedeni önemsiz hâle getirmez.
Tam tersine beden senin bu yaşamı deneyimlediğin en yoğun arayüzdür.
Fakat “Ben kimim?” sorusu daha derine inmeye devam eder.
Düşüncelerin sen misin?
Belki ben, zihnimdir.
Düşüncelerim.
Fikirlerim.
Hatıralarım.
Ancak düşünceler de sürekli değişir.
Bir düşünce geliyor.
Bir süre kalıyor.
Sonra kayboluyor.
Başka düşünce geliyor.
Bazen aynı anda birbirine tamamen zıt iki düşünce ortaya çıkabiliyor.
“Gitmeliyim.”
Sonra:
“Kalmalıyım.”
Hangisi sensin?
Eğer her düşünce sen olsaydı, iki karşıt düşüncenin aynı anda “sen” olması gerekirdi.
Üstelik düşüncelerini fark edebiliyorsun.
“Çok fazla düşünüyorum.”
diyorsun.
Bunu söylediğin anda ilginç bir şey ortaya çıkar.
Düşünce var.
Bir de düşüncenin farkında olan bir şey var.
Düşünce gözlemlenebiliyorsa, gözlemleyen ile gözlemlenen arasında en azından deneyimsel bir mesafe vardır.
O hâlde sen yalnızca düşünce olmayabilirsin.
Duyguların sen misin?
“Ben öfkeliyim.”
“Ben üzgünüm.”
“Ben mutluyum.”
Dil burada bizi yanıltabilir.
Çünkü duyguyu doğrudan kimliğe bağlarız.
Ama daha dikkatli bir dil kullanırsan:
“Şu anda öfke var.”
dersin.
Bu çok farklıdır.
Öfke geliyor.
Yükseliyor.
Bedeni etkiliyor.
Bir süre sonra azalıyor.
Mutluluk geliyor.
Geçiyor.
Üzüntü geliyor.
Geçiyor.
Eğer gelip giden her duygu sen olsaydı, her duygu değiştiğinde başka bir insana dönüşmen gerekirdi.
Ama bütün bu değişiklikleri yaşayan bir süreklilik vardır.
O hâlde duygu da senin içinde meydana geliyor olabilir.
Ama senin tamamın değildir.
Peki kişiliğin sen misin?
Burada iş biraz daha karmaşıklaşır.
Çünkü kişilik daha kalıcı görünür.
“Ben içe dönüğüm.”
“Ben sabırsızım.”
“Ben duygusalım.”
“Ben güçlü biriyim.”
“Ben insanlara kolay güvenmem.”
Bu ifadeler yıllarca bizimle yaşayabilir.
Ama kişilik de sabit değildir.
Bir ortamda çok konuşkan olabilirsin.
Başka yerde sessiz.
Bir insanın yanında son derece özgüvenli.
Başkasının yanında çekingen.
İş hayatında kararlı.
İlişkide kararsız.
Demek ki kişilik tek parça bir nesne değildir.
Farklı koşullarda farklı kuvvetlerin öne çıkmasıdır.
İnsan burada kendisi hakkında çok önemli bir şey fark edebilir:
Ben dediğim yapı aslında birçok içsel kuvvetin geçici bileşiminden oluşuyor olabilir.
İçimizde tek kişi yok
Dikkatle gözle.
Bir tarafın değişmek ister.
Başka tarafın eskiyi bırakmak istemez.
Bir tarafın özgürlük ister.
Başka tarafın güvenlik ister.
Bir tarafın bir ilişkiyi bitirmek gerektiğini bilir.
Başka tarafın yalnız kalmaktan korkar.
Bir tarafın affetmek ister.
Başka tarafın öfkesini taşımaya devam eder.
Hangisi sensin?
Belki soru yanlış sorulmuştur.
Belki bunlardan birini seçip:
“Gerçek ben bu.”
demek gerekmiyor.
Çünkü bunların her biri senin yapında bulunan farklı bir kapasitenin hareketidir.
Korku başka bir işlevdir.
İrade başka.
Arzu başka.
Akıl başka.
Yakınlık başka.
Korunma başka.
İnsan bunların toplamından daha geniş bir organizasyondur.
Problem, içimizde bu kuvvetlerin bulunması değildir.
Problem, hangisi o anda yönetimi ele geçirirse kendimizi tamamen onunla özdeşleştirmemizdir.
“Ben” nasıl oluşuyor?
Bir çocuk dünyaya geldiğinde kendisi hakkında bugünkü kadar karmaşık bir hikâyeye sahip değildir.
Sonra çevreden bilgi toplamaya başlar.
Adı.
Ailesi.
Cinsiyeti.
Başarısı.
Başarısızlığı.
Kimlerin onu sevdiği.
Nelerden utanması gerektiği.
Neyin kabul edilebilir olduğu.
Nasıl davranırsa ödüllendirildiği.
Nasıl davranırsa reddedildiği.
Bütün bunlar zamanla bir merkez etrafında birleşir.
“Ben böyle biriyim.”
İşte kişisel kimlik böyle oluşmaya başlar.
Bu kimlik gereksiz değildir.
Dünyada hareket etmek için ona ihtiyaç vardır.
Sorun, bu işlevsel yapıyı varlığımızın tamamı sanmamızdır.
Bir karakter yazılmıştır.
Sonra karakter kendisini oyuncu zannetmeye başlar.
Hayat boyunca karakteri koruyoruz
İnsan yalnızca kendisini tanımlamaz.
Tanımını sürekli korur.
“Ben güçlüyüm.”
diyen biri ağlamaktan korkabilir.
Çünkü ağlarsa kendi kimliği zarar görecektir.
“Ben iyi biriyim.”
diyen kişi kendi öfkesini görmek istemeyebilir.
“Ben bağımsızım.”
diyen biri aslında yakınlıktan kaçıyor olabilir.
“Ben çok vericiyim.”
diyen kişi karşılığında onay beklediğini göremeyebilir.
Kimlik bir süre sonra yalnızca kendini tanımlama biçimi olmaktan çıkar.
Bir savunma sistemine dönüşür.
İnsan gerçekliği görmek yerine, kendi hikâyesinin doğru kalmasını ister.
İşte “Ben kimim?” sorusu bu nedenle tehlikelidir.
Çünkü doğru sorulursa hikâyeyi güçlendirmez.
Hikâyeyi parçalamaya başlar.
Zihin bu soruya neden cevap veremez?
Çünkü zihin bir şeyi tanımlamak için onu nesne hâline getirir.
“Ben şuyum.”
dediğin anda “şu” dediğin şey bir tanıma dönüşür.
Ben bedenim.
Ben bilinçim.
Ben ruhum.
Ben farkındalığım.
Ben enerjiyim.
Bütün bunlar yine kavramdır.
Zihin bir kavram üretmiştir ve ardından:
“Cevabı buldum.”
der.
Ama “Ben kimim?” sorusunun paradoksu buradadır.
Aradığın şey, onu tanımlamaya çalışan sistemin kendisinden daha temel olabilir.
Göz her şeyi görebilir.
Ama kendisini doğrudan görmek için aynaya ihtiyaç duyar.
Zihin de birçok şeyi açıklayabilir.
Ama kendi kaynağını açıklamaya çalıştığında kendi ürettiği kavramların içinde dönmeye başlayabilir.
Bu nedenle bu soru bir felsefe sorusu olmaktan çıkıp meditasyon sorusuna dönüşür.
Cevabı düşünmek yerine soruyu yaşamak gerekir.
“Ben kimim?” meditasyonda nasıl çalışır?
Sessizce oturuyorsun.
Bir düşünce geliyor.
Bakıyorsun.
Geçiyor.
Bir duygu geliyor.
Bakıyorsun.
Geçiyor.
Bedende bir duyum oluşuyor.
Bakıyorsun.
Değişiyor.
Bir anı geliyor.
Geçiyor.
Hepsi hareket ediyor.
Sonra soru ortaya çıkıyor:
Bunların farkında olan nedir?
Zihin hemen:
“Ben.”
der.
Peki o “ben” nedir?
Bir görüntüsü var mı?
Rengi?
Şekli?
Yaşı?
Konumu?
Bir düşünce olarak mı bulunuyor?
Yoksa düşünceden önce de bir farkında oluş var mı?
Soru burada artık zihinsel jimnastik olmaktan çıkar.
Kendi varlığını doğrudan incelemeye dönüşür.
Gören ile görülen arasındaki fark
Meditasyonda çok temel bir eşik vardır.
Bir şeyi görebiliyorsan o şey gözlem alanındadır.
Düşünceyi görüyorsun.
Duyguyu görüyorsun.
Bedenini hissediyorsun.
Korkuyu fark ediyorsun.
Hatta:
“Ben şöyle bir insanım.”
dediğin kişilik anlatısını bile gözlemleyebiliyorsun.
Peki bütün bunları gören nedir?
Burada cevap aradıkça soru derinleşir.
Çünkü “gören”i nesne hâline getirdiğin anda o da görülen bir şeye dönüşür.
Bu nedenle en derin benlik bir nesne gibi bulunamayabilir.
Belki onu “göremezsin”.
Çünkü bütün görmenin arkasındaki açıklığın kendisidir.
Ontolojik kırılma burada başlar
Normal bilinç şöyle yaşar:
Ben buradayım.
Dünya dışarıda.
Ben dünyayı gözlemliyorum.
Ama içsel araştırma ilerlediğinde şu soru çıkar:
“Ben” dediğim merkez de deneyimin içinde oluşan bir yapı olabilir mi?
Bir an için hiçbir kişisel hikâyenin olmadığını düşün.
Adını hatırlamıyorsun.
Mesleğini bilmiyorsun.
Geçmişini düşünmüyorsun.
Gelecek planı yok.
Ama hâlâ varlık hissi olabilir.
Henüz:
“Ben şuyum.”
demeden önce:
“Ben varım.”
gibi çıplak bir varoluş hissi.
Daha sonra:
Ben erkeğim.
Ben kadınım.
Ben öğretmenim.
Ben başarılıyım.
Ben yalnızım.
Ben mutluyum.
gibi eklemeler gelir.
İçsel araştırma bu eklemeleri birer birer geri çeker.
“Ben buyum.”
katmanları azaldıkça daha çıplak bir varoluş hâli görünür.
“Ben varım” bile son nokta mı?
Ezoterik araştırma burada daha da ileri gidebilir.
Çünkü:
“Ben varım.”
hâlâ bir merkez taşır.
Bir “ben”.
Bir “varlık”.
Daha derin sessizliklerde insanın benlik merkezi de geçici olarak çözülebilir.
Kişi daha sonra bunu anlatmaya çalışırken:
“Ben yoktum.”
“Yalnızca farkındalık vardı.”
“Her şey vardı ama ortada bana ait ayrı bir merkez yoktu.”
“Beden vardı fakat ben bedenin içinde değildim.”
gibi ifadeler kullanabilir.
Burada insan var olmaktan çıkmaz.
Daha çok “ayrı ben” duygusunun zorunlu olmadığı bir bilinç durumuyla karşılaşır.
Bu deneyim ontolojik açıdan radikaldir.
Çünkü insan bütün hayatı boyunca kendisini ayrı bir merkez zannetmiştir.
Bir an için o merkez kaybolduğunda yaşam devam ediyorsa şu soru kaçınılmaz hâle gelir:
Peki ben sandığım şey gerçekten gerekli merkez miydi?
Ayrı ben neden bu kadar güçlü hissedilir?
Çünkü yaşam için işlevseldir.
Bedenin sınırlarını korumak gerekir.
Neyin sana ait olduğunu bilmek gerekir.
Karar vermek gerekir.
Sorumluluk almak gerekir.
Bu nedenle bireysel merkez yanlış değildir.
Ama geçici ve işlevsel olan bir yapı, ontolojik hakikat olarak kabul edildiğinde daralma başlar.
Her şey:
“Bana ne olacak?”
etrafında dönmeye başlar.
Ben kazanacak mıyım?
Ben kaybedecek miyim?
Beni seviyor mu?
Bana saygı duyuyor mu?
Ben daha mı başarılıyım?
Ben daha mı ilerideyim?
Bütün enerji bu merkezi korumaya gider.
İçsel uyanış bu merkezi yok etmek değildir.
Onu doğru yerine koymaktır.
Bir araç.
Bir arayüz.
Bir işlev.
Ama bütün varlık değil.
İnsan neden aynadır?
Çünkü kendi varlığında çok farklı kapasitelere görünürlük verir.
Düşünme.
Sevme.
Yaratma.
Koruma.
Yıkma.
Şefkat.
Güç.
İrade.
Hayal.
Sezgi.
Farkındalık.
İnsan bunların herhangi biri değildir.
Ama bunların hepsi onda açığa çıkabilir.
Ayna görüntünün kendisi değildir.
Ama görüntünün görünmesini mümkün kılar.
İnsanı da böyle düşünmek mümkündür.
İçinden sayısız hâl geçer.
Ama hiçbir hâl tek başına onu tüketmez.
Bugün öfke görünür.
Yarın sevgi.
Bir gün korku.
Bir gün cesaret.
Bir gün derin zekâ.
Bir gün büyük bir yanılgı.
İnsan bu görüntülerin toplamından daha geniş bir taşıyıcıdır.
Olgunluk, aynada beliren tek görüntüyü:
“İşte ben.”
diye sahiplenmemeye başlamaktır.
Kâmil insan ne demektir?
Kâmillik kusursuzluk değildir.
İnsanüstü olmak değildir.
Hiç öfkelenmemek.
Hiç korkmamak.
Hiç hata yapmamak değildir.
Daha derin anlamıyla insanın kendi yapısındaki daha geniş kapasiteye erişebilmesidir.
Tek bir kuvvetin kölesi olmaması.
Korku geldiğinde yalnızca korku olmaması.
Öfke geldiğinde yalnızca öfke olmaması.
Akıl çalışırken kalbi kaybetmemesi.
Sevgi yaşarken sınırlarını kaybetmemesi.
Güç kullanırken zalimleşmemesi.
Yumuşakken güçsüzleşmemesi.
İnsanın içindeki farklı kapasiteler birbirini yok etmeden aynı bütünde yer bulmaya başladığında daha geniş bir insan ortaya çıkar.
Bu nedenle “Ben kimim?” sorusunun cevabı yeni bir etiket değildir.
İnsan kendi dar kimliğinin ötesindeki daha geniş potansiyeline açılır.
Neden kendimizi küçücük bir bölümle tanımlarız?
Çünkü bazı kuvvetler çocukluktan itibaren daha fazla kullanılır.
Bir çocuk zekâsıyla takdir edildiyse zihinsel yönü aşırı gelişebilir.
Duyguları geri planda kalabilir.
Başka biri uslu olduğu için sevilmişse öfkesini bastırabilir.
Başka biri güçlü olmak zorunda kalmışsa kırılganlığını unutabilir.
Zamanla insan kendi bütün kapasitesini değil, hayatta kalmak için geliştirdiği bölümü “ben” zanneder.
İşte kişiliğin önemli bir kısmı budur.
Hayatta kalmak için mükemmel bir strateji.
Ama yaşamın tamamı için dar bir alan.
İçsel çalışma insanın bu stratejisini fark etmesi ve terk edilmiş kapasitelere yeniden erişmesi sürecidir.
“Kendimi bulmak” ne demektir?
İnsan genellikle kendisini bir yerlerde saklı duran nihai bir kişilik gibi arar.
“Gerçek ben ne istiyor?”
“Gerçek kişiliğim hangisi?”
Belki bulunacak böyle sabit bir karakter yoktur.
Kendini bulmak yeni ve daha doğru bir kişilik tanımı bulmak olmayabilir.
Kendini bulmak, kendini sınırlandırdığın tanımların ötesine geçmektir.
“Ben buyum.”
yerine:
“Bende bu da var.”
diyebilmek.
Bu küçük değişiklik büyük bir özgürlük getirir.
“Ben korkağım.”
yerine:
“Bende korku çalışıyor.”
“Ben öfkeliyim.”
yerine:
“Bende öfke açığa çıktı.”
“Ben zayıfım.”
yerine:
“Şu anda gücüme erişemiyorum.”
Kimlik çözülür.
Kapasite görünür.
Ve değişim mümkün hâle gelir.
Pleiades açısından “Ben kimim?”
Pleiades perspektifinde bu soru zihinsel bir cevaba ulaşmak için değil, insanın kendi iç organizasyonunu görmesi için kullanılır.
Kendini hangi özelliklerle tanımlıyorsun?
Hangi özellikleri reddediyorsun?
Hangi kuvvetler seni yönetiyor?
Hangileri bastırılmış?
Hangi durumlarda merkezini kaybediyorsun?
Kendini bedeninle mi sınırlıyorsun?
Düşüncelerini kimliğin mi sanıyorsun?
Duyguların geldiğinde onların içinde kayboluyor musun?
Çalışma derinleştikçe insan kendisini tek bir karakter olarak yaşamaktan çıkmaya başlar.
Daha geniş bir alan hissi oluşur.
Kişilik hâlâ vardır.
Ama artık merkezde tek başına oturmaz.
Beden vardır.
Ama bütün varlık değildir.
Düşünce vardır.
Ama tek otorite değildir.
Duygu vardır.
Ama bütün kimlik değildir.
İnsan kendi içinde açığa çıkabilecek çok daha büyük kapasitenin farkına varır.
Belki soruya cevap vermemek gerekiyor
“Ben kimim?”
Zihin cevap istiyor.
Ama belki sorunun gücü cevapsız kalabilmesindedir.
Çünkü verdiğin her cevap yeni bir sınır çizer.
Ben bedenim.
Sınır.
Ben zihnim.
Sınır.
Ben kişiliğim.
Sınır.
Ben enerjiyim.
Yeni bir sınır.
Belki en derin araştırmada bütün cevaplar bir süreliğine bırakılır.
Ve yalnızca farkında oluş kalır.
İsim vermeden.
Tanımlamadan.
Sahiplenmeden.
O zaman insan ilk kez kendi varlığını bir kavram olarak değil, doğrudan deneyimlemeye yaklaşabilir.
Ve belki “Ben kimim?” sorusunun sırrı da burada saklıdır:
Cevabı bulduğunda değil,
kendini cevaplarla sınırlandırmayı bıraktığında açılmaya başlar.
Bilgilendirme notu: Bu yazıdaki felsefi, ontolojik ve spiritüel değerlendirmeler Şeref Tolga Kuralay’ın kişisel görüş ve yorumlarıdır. Bilimsel olarak doğrulanmış gerçekler, tanı veya sağlık önerisi olarak sunulmaz.

