Aura kavramını yalnızca bedenin çevresinde görülen renkli bir ışık olarak ele almak meseleyi fazla basitleştirir.
Daha derin bir bakışta aura, insanın sinir sistemi, bedensel düzeni, duygusal yapısı, dikkat biçimi ve bilinç hâlinin çevreyle kurduğu toplam alan olarak düşünülebilir.
Burada iki düzeyi birbirine karıştırmamak gerekir.
İlk düzey biyofizikseldir.
İnsan sinir sistemi elektriksel ve elektrokimyasal faaliyet gösterir. Beyin, kalp, kaslar ve sinir ağları sürekli elektriksel aktivite üretir. Bu faaliyetlerin bazı elektromanyetik bileşenleri ölçülebilir.
İkinci düzey ise ontolojik ve ezoterik yorumdur.
Bu bakışta insan bedeni yalnızca elektrik üreten biyolojik bir makine değildir. Sinir sistemi, insanın içindeki görünmeyen düzenin dış dünyayla temas ettiği ana arayüzlerden biridir.
Aura dediğimiz şey de burada yalnızca “elektromanyetik alan” olmaktan çıkar.
İnsanın içsel örgütlenmesinin çevresinde meydana getirdiği yaşayan alan hâline gelir.
İnsan bir beden değil, bir düzenin görünür yüzüdür
Bir insanı yalnızca et, kemik ve sinir hücreleri olarak düşündüğümüzde onun en önemli tarafını kaybederiz.
Çünkü aynı biyolojik yapı içinde:
korku oluşur,
irade oluşur,
sevgi oluşur,
öfke oluşur,
yaratıcılık oluşur,
dikkat oluşur,
hayal oluşur,
sezgi oluşur,
hafıza oluşur.
Bunların hiçbiri eline alıp masaya koyabileceğin fiziksel nesneler değildir.
Ama fiziksel bedeni kullanarak açığa çıkarlar.
Burada ontolojik açıdan çok önemli bir şey gerçekleşir:
Görünmeyen, görünür olan üzerinden kendisini ifade eder.
Öfke görünmezdir.
Ama kalp ritmini değiştirir.
Kas tonusunu değiştirir.
Nefesi değiştirir.
Bakışı değiştirir.
Ses tonunu değiştirir.
İlişkiyi değiştirir.
Sevgi de görünmezdir.
Fakat bedenin organizasyonunu, yaklaşma biçimini, dikkati ve karşıdaki insanla kurulan teması değiştirir.
Dolayısıyla insan bedeni yalnızca madde değildir.
Görünmeyen örüntülerin fiziksel dünyaya aktarıldığı bir geçiş alanıdır.
Sinir sistemi bu geçişin en önemli mekanizmalarından biridir.
Sinir sistemi neden aura fikrinin merkezindedir?
Sinir sistemi insanın iç ve dış dünya arasındaki sınırında çalışır.
Dışarıdan bilgi alır.
İçeride işler.
Bedeni yeniden düzenler.
Sonra bu düzen tekrar dışarıya yansır.
Bir tehdit algıladığında yalnızca zihinsel olarak:
“Tehlike var.”
demezsin.
Bütün beden dönüşür.
Kaslar hazırlanır.
Dikkat daralır.
Kalp ritmi değişir.
Nefes değişir.
Çevreyi algılama biçimi değişir.
Başka bir ifadeyle, içsel durum bütün organizasyonu yeniden yapılandırır.
Bu yeniden yapılanma yalnızca bedenin içinde kalmaz.
Çevredeki insanlar tarafından da okunmaya başlar.
İşte aura kavramının ontolojik karşılığı burada ortaya çıkar:
İç düzenin dışarıya taşan etkisi.
Aura yalnızca bir ışık değil, bir organizasyonun çevresine yaydığı izdir.
Alan ne demektir?
“Alan” kelimesi burada önemlidir.
Alan, bir nesnenin yalnızca bulunduğu nokta değil, çevresinde oluşturduğu etki bölgesidir.
Bir mıknatıs yalnızca kendi metal gövdesinden ibaret değildir.
Çevresinde bir etkisi vardır.
Bir gezegen yalnızca katı kütlesinden ibaret değildir.
Çekim alanı vardır.
İnsan da biyolojik sınırlarının içinde tamamen kapanmış bir sistem değildir.
Isı yayar.
Ses üretir.
Kimyasal moleküller salar.
Elektromanyetik faaliyet gösterir.
Beden dili üretir.
Duygusal sinyaller üretir.
Başka sinir sistemlerini etkiler.
Ezoterik yaklaşım tam burada bir adım daha ileri gider:
İnsanın alanını yalnızca ölçülebilen fiziksel etkilerin toplamı olarak değil, onun içsel düzeninin bütünsel dışavurumu olarak görür.
Bu bakışta aura, insanın “çevresindeki ikinci beden” gibi kaba bir nesne değildir.
Daha çok, fiziksel beden ile çevre arasında sürekli değişen bir etkileşim katmanıdır.
Aura sabit değildir
Eğer aura insanın sinirsel ve içsel örgütlenmesiyle ilişkiliyse sabit olması beklenmez.
Korku sırasında başka bir alan oluşur.
Derin gevşemede başka.
Öfke sırasında başka.
Yoğun dikkat sırasında başka.
Meditasyonda başka.
Uyku sırasında başka.
Bir insanın hayatı boyunca taşıdığı kronik gerilimler de onun temel alan örgütlenmesini etkileyebilir.
Bu nedenle bazı insanların yanında sürekli bir gerginlik hissedilmesi yalnızca o anki ruh hâliyle ilgili olmayabilir.
Kişinin sinir sistemi yıllardır savunma modunda çalışıyorsa bu durum onun:
duruşuna,
bakışına,
yaklaşmasına,
sesine,
nefesine,
çevresindeki insanlarla kurduğu ritme
yerleşebilir.
İnsan bunu bilinçli olarak fark etmese bile başka bedenler okuyabilir.
Ezoterik dil bunu:
“Aurasında korku var.”
diye anlatabilir.
Modern dil ise:
“Sinir sistemi kronik savunma düzeninde.”
diyebilir.
İki dil farklıdır.
Ama işaret ettikleri deneyim alanı bazı noktalarda kesişebilir.
Aura neden sadece elektromanyetik alan değildir?
Çünkü insanın alanını yalnızca elektromanyetik ölçüye indirgersek insanı tekrar yalnızca fiziksel mekanizmaya kapatmış oluruz.
Aura dediğimiz kavram daha geniş bir şey anlatmaya çalışır.
Örneğin bir insanın yanına geldiğinde onun elektromanyetik alanını bilinçli olarak ölçmüyorsun.
Ama şu anda onun:
gergin mi,
açık mı,
kapalı mı,
savunmada mı,
tehditkâr mı,
sakin mi
olduğunu hissedebilirsin.
Bu okuma birçok kanaldan aynı anda gerçekleşir.
Sinir sistemi tek bir veriyi değil, bütün örüntüyü okur.
Ezoterik anlamda aura işte bu bütünsel örüntünün alanıdır.
Bu nedenle:
Aura = elektromanyetik alan
demek fazla indirgemeci olur.
Daha doğru ifade şudur:
Elektromanyetik faaliyet, insan alanının fiziksel bileşenlerinden biri olabilir; aura kavramı ise insanın bütünsel etkileşim alanını tarif eden daha geniş bir modeldir.
İnsanlar birbirlerinin alanına nasıl girer?
İki insan karşılaştığında yalnızca iki zihin konuşmaz.
İki sinir sistemi karşılaşır.
Daha ilk kelime söylenmeden bedenler birbirini okumaya başlamıştır.
Mesafe.
Göz teması.
Yüz kasları.
Nefes.
Ses öncesi küçük hareketler.
Kas tonu.
Hareket hızı.
Bütün bunlar karşı tarafa bilgi verir.
Bir insan güvenli hissettiriyorsa sinir sistemin gevşeyebilir.
Bir insan tehdit hissi yaratıyorsa bedenin kapanabilir.
Ezoterik dilde buna:
“Alanlar birbirine temas etti.”
denebilir.
Bu ifade sanıldığı kadar anlamsız değildir.
Çünkü gerçekten de iki sistem birbirinin durumunu değiştirmeye başlamıştır.
Ancak bu değişimin illa görünmeyen mistik bir madde transferiyle gerçekleştiğini söylemek zorunda değiliz.
Ontolojik olarak daha güçlü ifade şudur:
Canlı sistemler birbirlerini yalnızca bilgiyle değil, hâl ile de etkiler.
Hâl neden bulaşır?
Bir odada tek bir insan paniklediğinde diğerleri de gerilmeye başlayabilir.
Bir topluluk gülmeye başladığında sen de gülersin.
Birinin sakinliği seni yavaşlatabilir.
Bir annenin bedensel hâli bebeğin durumunu etkileyebilir.
Bir öğretmenin içsel gerginliği bütün sınıfa yayılabilir.
Bunların tamamı bize şunu gösterir:
İnsan yalnızca düşünce aktaran bir varlık değildir.
Durum aktaran bir varlıktır.
Aura kavramını bu açıdan ele aldığımızda çok daha anlamlı hâle gelir.
Aura, kişinin o anda taşıdığı hâlin çevresiyle temas eden boyutudur.
Renkler ne olabilir?
Aura renkleri konusu burada sembolik bir dil olarak düşünülebilir.
İnsan zihni görünmeyeni anlamak için çoğu zaman renk kullanır.
Kırmızı yoğunluk.
Mavi sakinlik.
Yeşil açıklık.
Mor derinlik.
Bunlar evrensel ve ölçülmüş biyolojik eşleşmeler değildir.
Ama bilinç, içsel durumları görsel sembollere çevirebilir.
Bazı insanlar meditasyonda veya başka insanlara bakarken gerçekten renk deneyimleri yaşayabilir.
Bunu iki düzeyde okumak gerekir.
Birincisi:
Gerçek bir görsel deneyim yaşanıyor.
İkincisi:
Bu deneyimin ne anlama geldiği ayrıca yorumlanıyor.
Ezoterik okuma renkleri alanın niteliksel dili olarak kullanabilir.
Fakat bunu mekanik bir kişilik testine çevirmek doğru değildir.
“Mor gördüm, demek ki yüksek bilinç.”
gibi kesinlikler konuya zarar verir.
Çünkü aura yaşayan bir süreçse renk de sabit kimlik olamaz.
Aura ile kişilik aynı şey değildir
Bir insanın alanı onun karakter kartı değildir.
Bugün korkmuş olabilir.
Yarın rahat olabilir.
Bir ortamda kapanabilir.
Başka ortamda açılabilir.
Belirli bir insanın yanında savunmaya geçebilir.
Başka biriyle çok farklı hâle gelebilir.
Dolayısıyla aura ilişkisel ve dinamiktir.
İnsanın taşıdığı genel örüntüler vardır ama alan her an yeniden şekillenir.
Bunu anlamak çok önemlidir.
Çünkü:
“Senin enerjin böyle.”
dediğimizde insanı dondururuz.
Daha doğru ifade:
“Şu anda sisteminde bu örüntü baskın görünüyor.”
olabilir.
Bu dil insanı kapatmaz.
Dönüşüm ihtimalini açık bırakır.
Alanın daralması ve genişlemesi
Ezoterik deneyimlerde insanlar bazen:
“Alanım daraldı.”
veya
“Alanım genişledi.”
der.
Bu çok değerli bir fenomenolojik tariftir.
Korku sırasında insan gerçekten daralır.
Dikkati daralır.
Nefesi daralabilir.
Beden içeri kapanır.
Çevreyle temas azalır.
Tehdit dışında kalan bilgiler filtrelenir.
Derin gevşeme veya meditasyonda ise bunun tersi olabilir.
Dikkat genişler.
Beden sınırları daha yumuşak hissedilebilir.
Mekân daha açık algılanabilir.
Kişi kendini çevreden keskin biçimde ayrılmış hissetmeyebilir.
Bu durumda:
“Alanım genişledi.”
ifadesi deneyimin dili olarak son derece anlamlıdır.
Ontolojik açıdan bunun daha derin karşılığı şudur:
İnsan kendisini yalnızca fiziksel sınırlarının içinde kapalı bir merkez olarak deneyimlemekten geçici olarak uzaklaşmıştır.
Ego alanı neden kasar?
İnsan sürekli kendisini korumaya çalıştığında alanı sertleşir.
Sürekli:
“Ben nasıl görünüyorum?”
“Beni seviyorlar mı?”
“Beni küçümsüyor mu?”
“Ben haklı mıyım?”
“Kontrol bende mi?”
gibi sorularla yaşadığında sinir sistemi çevreyi sürekli değerlendirmek zorundadır.
Bu büyük enerji tüketir.
Çünkü kişi yalnızca yaşamaz.
Kendisini sürekli savunur.
Bu savunma bedene yerleşir.
Ve insanın çevresinde oluşturduğu etki de değişir.
Bazı insanların yanında neden bir “duvar” hissedersin?
Çünkü gerçekten fiziksel bir duvar olmayabilir ama sistem sürekli:
“Yaklaşma.”
mesajı üretmektedir.
Ezoterik dil bunu:
“Aurası kapalı.”
diye anlatabilir.
Ontolojik olarak ise:
Sistem ilişkiyi kabul etmek yerine sınırı sürekli savunmaktadır.
Olgun insanın alanı neden farklıdır?
Olgunluk insanın içindeki tüm kuvvetleri yok etmesi değildir.
Korku vardır.
Öfke vardır.
Arzu vardır.
Güç vardır.
Sevgi vardır.
Akıl vardır.
Ama hiçbiri tek başına bütün sistemi ele geçirmez.
İnsan öfkesini görebilir.
Korkusunu görebilir.
Arzusunu görebilir.
Onları yaşar ama onlarla tamamen özdeşleşmez.
Bu durumda sinir sisteminin sürekli kendi iç çatışmalarıyla uğraşması azalır.
İçeride daha fazla bütünlük oluşur.
Bu dışarıya da yansır.
Böyle bir insanın yanında bazen “geniş alan” hissedilmesinin nedeni yalnızca yoğun enerji olmayabilir.
Belki tam tersidir.
Gereksiz gürültünün azalmasıdır.
Karşısındaki insanın üzerinde sürekli etki kurmaya çalışmaz.
Onu kontrol etmeye çalışmaz.
Kendini kanıtlamaya çalışmaz.
Bu yüzden diğer sinir sistemi de daha az savunmaya ihtiyaç duyar.
Bunu çok basit ifade edebiliriz:
Bütün insanın yanında beden daha az tetikte kalır.
Belki güçlü aura dediğimiz şeyin en derin tarafı budur.
Meditasyon aura üzerinde ne yapabilir?
Meditasyon alanı dışarıdan eklenen bir güç gibi büyütmek zorunda değildir.
Daha çok içerideki gürültüyü azaltabilir.
İnsan sürekli düşünceyle, korkuyla, geçmişle ve beklentiyle meşgulse sistem yüksek miktarda iç aktivite taşır.
Dikkat bedene indiğinde ve insan kendi süreçlerini gözlemlemeye başladığında bazı otomatik döngüler görünür hâle gelir.
Görünen şey artık aynı şekilde çalışamaz.
Örneğin kişi ilk kez fark eder:
“Ben sürekli kendimi savunuyorum.”
Bu farkındalık bedeni değiştirmeye başlar.
Savunma azalırsa nefes değişir.
Nefes değişirse kas tonu değişir.
Kas tonu değişirse duruş değişir.
Duruş değişirse başkalarıyla temas değişir.
Yani bilinçte başlayan dönüşüm bedene, bedenden da ilişki alanına yayılır.
Buna aura değişimi demek mümkündür.
Pleiades açısından aura
Pleiades perspektifinde aura, insana dışarıdan takılan spiritüel bir kabuk değildir.
İnsanın içsel organizasyonunun dış dünyayla temas ettiği canlı alandır.
Sinir sistemi burada merkezi rol oynar.
Çünkü içsel durumun beden üzerinden dışarıya çevrildiği ana ağdır.
Ancak insan yalnızca sinir sisteminden ibaret değildir.
Sinir sistemi daha derin örüntülerin fizyolojik taşıyıcısıdır.
Bir başka deyişle:
Alan, sinir sistemi üzerinden görünür olur; fakat yalnızca sinir sistemine indirgenemez.
Burada amaç “aurayı büyütmek” değildir.
Amaç alanı oluşturan yapının bütünlüğünü artırmaktır.
Korku baskınsa görülür.
Kontrol baskınsa görülür.
Bastırılmış öfke görülür.
Kullanılmayan irade görülür.
Sınır kaybı görülür.
Sürekli onay arama görülür.
İç düzen değiştikçe alan kendiliğinden değişir.
Aura aslında ontolojik bir izdir
Bu nedenle aura kavramının en derin anlamı belki şudur:
İnsan görünür bedeninin ötesinde, varoluş biçimiyle çevresinde iz bırakır.
Düşüncesi iz bırakır.
Duygusu iz bırakır.
Dikkati iz bırakır.
Sinir sistemi iz bırakır.
İlişki biçimi iz bırakır.
Bütün bunlar birlikte o insanın “alanını” oluşturur.
Bu alan bazı yönleriyle fiziksel olarak ölçülebilir.
Bazı yönleri davranışsal olarak gözlemlenebilir.
Bazı yönleri yalnızca karşılıklı deneyimde hissedilebilir.
Ezoterik geleneklerin “aura” dediği şey, belki bütün bunları tek bir kavram altında toplamaya çalışan eski bir insan haritasıdır.
Ve burada asıl soru:
“Auram hangi renk?”
değildir.
Asıl soru şudur:
Benim sinir sistemim ve iç düzenim çevreme hangi hâli yayıyor?
Daha da derini:
Ben kendi alanımı mı taşıyorum, yoksa geçmiş korkularımın ve otomatik savunmalarımın oluşturduğu alanın içinde mi yaşıyorum?
Çünkü insan kendi iç düzenini değiştirdiğinde yalnızca düşünceleri değişmez.
Bedeni değişir.
İlişkisi değişir.
Çevresine bıraktığı etki değişir.
Ve belki aura dediğimiz alanın gerçek dönüşümü de tam burada başlar:
İçerideki parçalanma azaldıkça, dışarıya yayılan alan daha bütün hâle gelir.
Bilgilendirme notu: Bu yazıdaki ezoterik ve ontolojik değerlendirmeler Şeref Tolga Kuralay’ın kişisel görüş ve yorumlarıdır. Bilimsel olarak doğrulanmış gerçekler veya sağlık önerileri olarak sunulmaz.

